NEDEN GELDİM ALMANYA’YA?

Almanya bir yılda 1 milyon 87 bin 478 mülteci kabul etti

2015 yılına damgasını vuran Avrupa’ya kitlesel göçte mültecilerin en çok tercih ettiği ülke Almanya oldu. Almanya Federal Göçmenler ve Mülteciler Dairesi (BAMF) verilerine göre, 30 Aralık 2015 tarihi itibariyle Almanya’ya gelen mülteci sayısı 1 milyon 87 bin 478 olarak açıklandı.  Asya’dan, Afrika’dan ve Ortadoğu’dan savaş, çatışma, baskı ve ekonomik sebeplerle çoluk çocuk demeden bütün tehlikeleri göze alarak yollara düşen bu insanlar yeni bir ülkede yeni bir hayata hazırlanıyor. Mültecileri Avrupa’da ne bekliyor, neden Almanya’yı tercih ediyorlar, beklentileri ne, uyum süreçlerinin başında hangi sorunlarla yüz yüze kalıyorlar? CİHAN Almanya’nın en fazla mülteci kabul eden eyaleti Kuzey-Ren Vestfalya’da mülteci kamplarındaki hayata ayna tuttu.

Biri karnında, üç çocuğu ve eşiyle birlikte çıktığı uzun, zahmetli ve tehlikeli yol Almanya’da son bulmuş Iraklı Nesrin Hanım’ın. Beş aylık hamile olarak ayrıldığı sınır beldesi Laleş’in adı geçince başı öne eğiliyor. Yüzüne hüzün çöküyor, gözyaşlarına hâkim olamıyor… Şimdi çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği, dünyadaki bütün Yezidiler için kutsal sayılan topraklardan kilometrelerce uzaklıkta. Almanya’nın ortasında küçük bir kasabada mütevazı bir eve çıkmanın mutluluğunu yaşıyor. “Artık korkmuyoruz! Korkmadan çocuklarımız sokağa çıkabiliyor, okullarına gidebiliyor.” diyor.

Yolda doğan Silvana bebek üç kardeşin elinden düşmüyor. Komşuları Türk, Kürt çocukların da gelmesiyle evleri bayram yeri oluyor adeta. Nesrin Hanım’ın acıklı öyküsüne hayırsever Almanların ve gurbetçilerin katkısıyla döşenen evin salonunda hüzünlü bir Doğu masalı dinler gibi kulak veriyoruz. Ne çocuk şamatası, ne Alman film kanallarına sabitlenen televizyonun sesi dağıtıyor hüzün bulutlarını… “Irak’tan daha önce de ayrılmak istiyorduk. Ama şartlar el vermedi. Evimizi satamadık, birikmiş paramız yoktu. Maaşlar yatmıyordu. Yoksulluk IŞİD’ten önce geldi anlayacağınız” diyor. Fakat Laleş’in de olduğu Irak’ın Musul kenti bölgesindeki IŞİD terörü her şeyin önüne geçmiş. Öldürülen insanlar, kaçırılan gelinler ve genç kızlar, köle pazarları için alıkonulan çocuklar bütün ailelerin korkulu rüyası olunca başka çare kalmamış. Düşmüşler yola… Geldikleri ve bir ay kaldıkları İstanbul’da bir ev kiralamışlar. İnsan kaçakçıları onları fazla zaman geçmeden bulmuş.  Düşmüşler peşlerine… ‘Köy müydü, şehir miydi bilmiyorum ama İzmir bölgesindeydik 30 kişi 12 saatlik bir yolculuktan sonra. Küçük bir minibüse bindirdiler. Neredeyse daha denize ulaşamadan boğulacaktık.” diye anlatıyor çile dolu yolculuğu. Çocuklu ve hamile bir kadın için korku filmi gibi bir ölüm kalım yolculuğu aslında yaşadığı. Tam 75 kişi bir bota binmiş anlattığına göre. Bot denizde biraz mesafe alınca insan tacirleri bottan inerek onları kaderleriyle baş başa bırakmış. Bilmedikleri bir Yunan adasında ıssız bir sahile çıkabilmişler gece yarısı… Polis merkezine geldiklerinde kayıtları yapılmış, parmak izleri alınmış. Sonra da uzun bir yolculukla dağlardan, nehirlerden geçip Almanya’ya ulaşmışlar. “Evden çıktığımızda 5 aylık hamileydim, iki oğlum çok küçüktü, canımızı dişimize takmıştık. Ölümü bile göze almıştık” diyen Nesrin Hanım,  “Şimdi tek sorun parmak izimizin başka bir ülkede alınması. Bizi tekrar başka bir yere göndermesinler yeter” diyor. Çünkü Avrupa yasalarına göre ilk parmak izi verilen yer iltica başvurusunun da yapıldığı ülke anlamına geliyor. Yeni Vatan dedikleri Avrupa ülkelerine ulaşanların, özellikle Almanya’ya gelenlerin korkusu da yer değiştirmek.

 

Nesrin Hanım, eşi Civan Bey ve dört çocuğunun yaşadığı Selm-Bork, Almanya’nın en kalabalık eyaleti Kuzey Ren-Vestfalya’da küçük bir kasaba. Sadece 7 bin 500 kişi yaşıyor. Fakat bir süredir kasabada büyük bir nüfus hareketliliği var. Ağustos 2015’te kurulan 1000 kişilik çadır kent mültecilerin en büyük dağıtım merkezi olmuş. Gelen kışla birlikte Alman makamları çadır kentte uzun süreli barındırma uygulamasından vazgeçmiş… Artık sadece kayıt yapılıyor. Selm-Bork’taki mülteciler de bir zamanlar madencilik ve sanayi bölgesi olan ve gurbetçi Türklerin de yoğun olarak yaşadığı Ruhr bölgesinde öğrenci yetersizliğinden kapanan okullar ve spor salonlarına gönderiliyor. Bölgedeki iki okulda 160 mülteci barınıyor. 48’i genç ve bekâr erkekler. Okullardan bir iki veya üç aile ise evlere çıkıyor.

Mültecilik ne makam tanıyor, ne mevki… Herkesi eşitlemiş! Öğrencisi olmadığı için kapanan okullara sığınan hayatlar, hayaller, hikâyeler iç burkuyor. Öğrenciler, mühendisler, yüksek rütbeli subaylar, ev hanımları… Çocuklar, yaşlılar… Hepsi de yakılan, yıkılan ülkelerini terk edip yeni yurtlarında tutunma mücadelesi veriyor omuz omuza. Her birinin hayatı roman! Kaçak olarak deniz yolunu kullanarak Yunanistan’a geçtiğini, daha sonra ise uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya ulaştığını söyleyen Suriyeli Emced Makdisi, “Şimdilik bir basketbol spor salonunda kalıyoruz. Burada 30-40 kişi var. Bu sayı burası için fazla, bu yüzden biraz sıkıntı oluşturuyor üzerimizde ama sonuçta biz buraya savaş ortamından geldik” diyerek yeni hayatına uyum sağlamaya çalışıyor. Makdisi, kendisi Almanya’da olsa da aklı ülkesinde. “Suriye ye yabancı çok insan girdi. Ülkemizi yakıp yıktılar. İnsanları öldürdüler, kaçırdılar. Pek çok grup var. IŞİD var, Nusra var… Diliyoruz Suriye eski güzel günlerine tekrar dönsün, biz de ülkemize dönüp yeniden inşa ederiz.” diyor. Gençlerin kaldığı spor salonunda hummalı bir çalışma göze çarpıyor. Yeni gelen gardıroplara küçük bir sırt çantayla getirilen eşyalar özenle yerleştiriliyor. Maden işçilerinin ‘heim’ dedikleri yatakhanelerden getirilen, tamir edilip boyanan karyolaların üzerine yeni yataklar ve yorganlar seriliyor. Bir Alman nizamıyla numaralanan mini buzdolapları ortak kullanılan mutfağa özenle yerleştiriliyor. Mutfağın bir ucunda pişen menemenin kokusu geniş spor salonuna yayılıyor. Gözler yer yer köşede açık halde duran yerel Alman kanallarına kayıyor. Spor salonunun dışında açılan kapının arkasında dondurucu havaya aldırmadan nargilesini içen Samir akıllı telefonundan Suriye’de kalan ailesiyle görüşüyor. “Biraz çalışıp para kazanalım yeter” diyor. Diğerleri gibi Samir’in de sonraki hayali ülkesine dönmek…  Gürültülü ortama aldırmadan cep telefonuna kaydettiği görüntüleri kulaklığı tekrar eden, bir taraftan da defterine notlar alan Muhammed Mustafa, “Tek sorunumuz 50 kişilik bir spor salonunda kalmak. Oda yok, ders çalışamıyoruz, çok gürültü oluyor” diye yakınıyor, susun artık, diyerek. Çünkü yeni hayatının daha kolay olması için Almanca öğreniyor.

 İNSAN OLDUĞUMUZU HATIRLADIK

 ‘MERKEL TEYZE…’

Ailesiyle birlikte okulun sınıflarından birinin bir köşesini yurt kuran 16 yaşındaki Lava Ömer Mıho altı kişilik ailesiyle yaşıyor. “Suriye’deki düzenimiz yok oldu. Ne ev kaldı, ne okul…” diyor. Savaş içinde bıraktığı ülkesinde artık kimsenin kimseye güveni kalmadığından yakınıyor. İki kız kardeşi ve bir erkek kardeşiyle birlikte etrafı toparlıyor. Almanya’da kendilerine iyi davranıldığını ve insan yerine konulduklarını söyleyen genç kız, yeni bir hayat kurmak için ailece el ele vereceklerini söylüyor.

Durumundan şikâyetçi olmayanlar da yok değil. Frankfurt yakınlarındaki Mannheim kentinde oturan Huda Dam, “Üç aydır bu kamptayız bin kişi ile beraber. Her gün aynı problemleri yaşıyoruz. Yemek, sıcak su ve temizlik! Irkçılıkla ve ayrımcılık yapanlarla karşılaşıyoruz. Kaldığımızın kampın yöneticileri Irak ve Tunuslu Araplar. İkisi Şii. Başka bir sorumlu Kürt. Almanya’da bile geldiğimiz Ortadoğu’daki kavgaları yanımızda getirmişiz. Sünni Suriyelileri umursayan yok, diyor yazdığı mesajda. Suriye’den savaş ve ayrımcılık yüzünden kaçtık, tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyoruz, diyor. Almanya’da bile cinsel tacize uğramak utanç verici, diyor yönetime şikayet ettikleri Afgan ve Pakistan kökenlileri işaret ederek.

ÖNCELİK SAĞLIKLI VE HİJYENİK BİR BARINMA ORTAMI, SONRA UYUM…

Dordmund yakınlarındaki Lünen Süd’deki üç kampın sorumlusu olan Türk asıllı Figan Uçar Macit, en önemli hedeflerinin gelen mültecilere hijyenik ve sağlıklı bir ortam sağlamak olduğunu anlatıyor. Verilen buzdolabı, gardırop, yatak, temiz malzemeleri, televizyon ve diğer gereçler misafir ettikleri yabancıların temel ihtiyaçlarını karşıladıklarını anlatan Macit, kamptan eve taşınanlara da aynı şekilde yardımların sürdüğünü anlatıyor. Gurbetçi bir ailenin kızı olarak Almanya’da hayatını sürdüren Macit, iki aydır resmen yaptığı görevden önceki bir yılda öğretmen olan eşiyle birlikte gönüllü olarak mültecilere yardım etmiş. Şimdi iki okul ve bir spor salonunda kalan mültecilerin her şeyi. Küçük bir ihtiyacı olan da, dertleşmek isteyen de onu buluyor.

Ömer Yusuf Suriye’nin Kamışlı şehrinden gelmiş Almanya’ya. Katıldığı Almanca kursunun en çalışkan ve yetenekli öğrencilerinden biri. Yeni bir hayat için yeni bir dil öğreniyor. Kimse ülkesini terk etmek istemez, mülteciliğimiz mecburiyetten, diyor: “Ben burada tek başımayım. Ailem, akrabalarım Suriye’de. Kayıt ve kabul işlemlerimizin bitmesini bekliyoruz. Boş kalmamak için de Almanca kursuna gidiyorum. Almanca öğrenmek kolay değil ama mecburuz!” İltica etmek için neden Almanya’yı seçtiniz sorusuna ise, “İltica edenler için en güzel ülke Almanya. Çünkü burası önce dil öğrenmeye imkân tanıyor. Ya da nasıl bir gelecek planlamak istiyorsan gerçekleştirmesi çok daha kolay” diyor. Kampta Almanya başbakanının adı Merkel Teyze. “Öyle diyoruz, Bizimle çok ilgilendiler, çok kahrımızı çektiler. Onların bizim için yaptıklarından dolayı minnettarız. Sadece Suriyelilere, Iraklılara değil aynı zamanda bütün mülteciler için de çok şey yaptı Almanlar” diyor Yusuf.

ALMANYANIN YAPTIKLARINI MÜSLÜMAN ÜLKELER YAPMADI!

Salman Halil de Suriye’nin Haseke vilayetine bağlı Kamışlı’dan. “DEAŞ şehrimize yaklaştıktan sonra eğitim öğretim kalmadı. Biz üniversite öğrencisiydik. Okul kalmadı, iş güç kalmadı” diyor biçare! Televizyon sesinden, insanların yüksek sesle konuşmasından şikâyetçi ve eve çıkmayı bekliyor. “Biz Almanya’yı beğendik, insanların bize yakınlık göstermesi çok güzel. Komşularımız bizi ziyarete geliyor. Devlet yardım ediyor. Bu iyilikleri hiçbir Arap devleti yapmadı” diyerek Müslüman ülkelere sitem ediyor.

AYDA KİŞİ BAŞI 400 EURO

Almanya’ya ulaşan mültecilerden 18 yaşından küçük olanlar hemen en yakındaki okullara kaydoluyor. Büyükler ise Almanca kursunun yolunu tutuyor. Yetişkinlere Almanca dersi veren öğretmenlerden biri de Rafika Ettaqi. Bir buçuk yıldır Almanya’da yaşıyor. Onu farklı yapan özelliklerden biri ise ünlü Borussia Dortmund takımının başarılı bir hentbolcusu olması. “Arapça konuşup anladığım için Irak ya da Suriye’den gelen insanlara temel Almanca öğrenmeleri noktasında yardım ediyorum. Bu gerçekten çok güzel bir iş çok keyif alıyorum” diye anlatıyor görevini. “Her bir mültecinin yardıma ihtiyacı var. Çünkü Irak ve Suriye gibi savaşın olduğu bir yerden geliyorlar. Buraya daha iyi bir gelecek için gelmişler” diyen Ettaqi, “Burada sadece ders yapmıyoruz sık sık sohbet de ediyoruz. Mesela birçoğu burada yalnız… Televizyonlar ve gazeteler her şeyden bahsetmiyor. Birçok gerçeği onları dinleyerek öğrenebiliyorum.” diyor. Kurs yöneticisi Andre Kleingau ise “Toplamda dört eğitmen seçtik. Biri mülteci danışmanlığı yapıyor.  Diğeri Arapça, İngilizce ve Fransızca biliyor ve tercüme konusunda yardımcı oluyor. Üçüncüsü yetişkin eğitimi alanında eğitim görmüş bir kişi ve yetişkin eğitimindeki tecrübelerini kullanıyor. Dördüncü Almanca bölümünde okuyan bir öğrenci ve eğitim konusunda (üniversite) mültecilere yardımcı oluyor.” diyor.

Kursta öğleden önce ve öğleden sonra olmak üzere iki kurs var. Öğleden önce kursa 23 yetişkin geliyor. Öğleden sonra ise 15. Kurs sonunda toplam 320 saat ders olacak. Bu 320 saatte A1 dediğimiz temel Almanca öğreniliyor.

‘Sozialamt’ adı verilen sosyal yardımlar kamp veya evde kalan mültecilere sağlanıyor. Bu yardımlara barınma mekânı, buzdolabı, gardırop, yatak, giyecek ve yiyecek yardımları da dâhil. Yine mültecilere kişi başı 400 Euro açılan banka hesabı yoluyla veriliyor. Bu miktarın 100 Euro’su barınma, elektrik ve su gibi giderler için kesiliyor. Kesintiler sonrası mültecilerin eline kişi başına 300 Euro geçiyor.

Resmi sığınma başvurusu kabul edilenler ise ‘Jobcenter’ statüsüne alınıyor. Artık onların istedikleri gibi ev kiralama ve iş bulma hakkı var. Çocuk, genç veya yaşlı fark etmiyor; hemen ‘Integrationskurs’ adı verilen uyum programlarına alınıyor. Verilen sertifika sonrası okul veya iş tercihinde bulunabiliyorlar. Banka hesaplarına yatırılan para miktarı ise 500 Euro’ya kadar çıkıyor. En önemlisi de ilk gelen mülteciler sadece acil durumular için hastanelere ve doktorlara başvuru yapabiliyorken onlar tam sağlık sigortasına kavuşuyorlar. Ayrıca ev kiraları da devlet tarafından ödeniyor. 3 yıllık oturum hakkına kavuşuyorlar. Üç ay içinde ailelerini yanlarına getirme hakkına da kavuşuyorlar.

Almanya’ya gelen 18 yaşından küçük çocuklara devlet sahip çıkıyor. Gelen çocuklara diğer Alman çocuklarıyla birlikte ve aynı okulda doğrudan okul hakkı veriliyor. Dublin Anlaşması olarak bilinen ve geri kabul ile ilgili Avrupa’nın anayasası sayılan mutabakat gereği ilk kaydı yapılan ve parmak izi alınan ülke sorumlu mültecilerden.

Aylan bebeğin yaz aylarında Ege denizi sularında hayatını kaybetmesiyle ayağa kalkan Avrupa’nın vicdanı mültecilere sadece kapıyı araladı. Sonuna kadar açmadı. Ulaşabilenlerin Avrupa’daki hayat şartları ise sığınanların davranışlarından ülkelerin göçmen politikasına kadar birçok unsura bağlı. Bunu da zaman gösterecek.

SURİYELİ İKİ ALBAYIN ALMANYA GURBETİNDEKİ HİKÂYESİ

Federal Göçmenler ve Mülteciler Dairesi (BAMF) verilerine göre, 30 Aralık 2015 tarihi itibariyle Almanya’ya gelen mülteci sayısı 1 milyon 87 bin 478 olarak açıklandı.

Almanya’da en çok mülteci alan eyalet 231 bin kişi ile Kuzey Ren Vestfalya (NRW) oldu. NRW’yi 159 bin ile Bavyera, yaklaşık 141 bin kişiyle de Baden-Württemberg takip ediyor.

Almanya’ya 2015 yılı içerisinde açıklanan rakama ek olarak yaklaşık 250 bin mültecinin daha geldiği tahmin ediliyor. Fakat kayıt altına alınamadığı için kesin bir bilgi verilemiyor. Almanya, 1 milyonun üzerindeki mülteci sayısıyla en son 1992 yılında ulaşmıştı. O sene Almanya’ya 438 bin 191 mülteci gelmişti.

Diğer yandan Akdeniz üzerinden Avrupa’ya gelen sığınmacı sayısının da bir milyonu aştığı bildirildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verilerine göre 2015 yılında toplam 1 milyon 600 kişi Akdeniz yoluyla AB’ye ulaşmaya çalıştı. Tehlikeli yolculukta en az 3 bin 735 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu. UNHCR verilerine göre 2014 yılında Akdeniz’den Avrupa’ya geçmeye çalışanların sayısı 219 bin olarak kaydedilmişti.

Avrupa’ya ulaşmaya çalışan sığınmacıların varış noktası olarak Yunanistan’ı İtalya izledi. BM verilerine göre sığınmacıların yaklaşık yarısı Suriye, yüzde 21’i Afganistan ve yüzde 8’i Irak’tan geldi. Pakistan ve Afrika ülkelerinden de çok sayıda kişi AB ülkelerine sığındı.

Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılı ilkbaharından bu yana yaklaşık 4 milyon kişi ülkeyi terk etti, milyonlarca Suriyeli ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldı.

UNHCR, 28 Aralık itibariyle 2015 yılında Türkiye’den Yunanistan’a deniz yoluyla geçen sığınmacıların sayısını da 844 bin 176 olarak açıkladı. Bu kişilerin yüzde 28’ünü çocukların oluşturduğu belirtildi.

Suriye Dera’lıyım diye söze başlıyor adını vermek istemeyen emekli kurmay albay M.A. 15 Haziran 2014’te Suriye’den çıkmış, 22 Ekim’de Frankfurt yakınlarındaki bir kasabaya ulaşmış. O da diğer mülteciler gibi deniz yoluyla Yunanistan’a geçtikten sonra biraz orada kalmış. Karayolunu kullanarak Almanya’ya kadar gelmiş ve sığınma talep etmiş. Oturum hakkını sekiz ayda alabilmiş ve Dubai’deki eşini de yanına getirmiş. Küçük oğlu yanında, 25 yaşındaki büyük oğlu da Almanya’da.

Yakın bir kasabada diğer Suriyeli mültecilerle aynı kampta kalan bir başka subay ise M.Y. Yunanistan’a geçtikten sonra bütün yolu yürüyerek aşmış. Şimdi diğer kader arkadaşlarıyla birlikte hiçbir makam, mevki gözetmeksizin bir kampta kalıyor. Ailesi ve eşinin güvenliği nedeniyle yüzünü göstermekten kaçınıyor. İki Albaydan Suriye’de ve Almanya’da yaşadıklarını dinliyoruz. M.A. 2004’te emekli olmuş. Suriye’de sivil direniş ve olayların başladığı Dera’da sefer görev emri gelince tekrar Albay olarak orduya dönmüş. Birçok olayın da yakın şahidi. İtfaiye bölüğünde görev yapmış. Özgürlük mücadelesinin Arap Baharı olarak adlandırılan ve Tunus, Mısır, Libya, Yemen’de başlayan olayları yakından takip ederken bunun Suriye’ye taşındığını anlatıyor.

İlk altı ayı için sivil halk eylemlerinin doğru olduğunu, ancak silahın devreye girmesinden sonra işlerin kontrolden çıktığını aktarıyor: “Özgürlük mücadelesinin ilk 6 ayı iyiydi diyebilirim. Çünkü sivil halk silaha sarılmamış, sadece meydanlarda protesto gösterileri düzenliyordu. Rejim yanlısı olanlar bir şekilde kayrılıyordu ve bu da rejim karşıtı olan insanların ikinci sınıf vatandaş hissiyatı doğuruyordu. Yönetimden yana olmayan insanlar dışlanıyordu. Ayrımcılık yapılıyordu. Yönetim taraftarı olmayan insanlar sorgulanıyor, yönetim taraftarı olanlar ise kesinlikle sorgulanmıyordu. Bu haksızlıklar çoğaldı ve mayalandı. Gerilim arttı. Ülke patlamaya hazır hale geldi.” Cuma cenazeleri ve yürüyüşleri arttığında M.A. üst düzey subaylara çıkıp fikrini dile getirmiş.: “Olaylar ilk başladığında Hava Kuvvetleri istihbarat Başkanı’na çıktım ve gösterilerin bastırılmasında silah kullanılmamasını istedim. Ancak olaylar büyüdü. Altı ay Dera kuşatıldı. Sonra elektrik ve su kesildi. Esed’in büstünü yıktılar. Dera herşeyden önce aşiretlerin olduğu bir şehir. O zaman iki kişi öldürülmüştü ve o aşamada problem silahlı müdahale olmadan çözülebilirdi. Devlet Başkanı Beşşar El Esed 3 kişilik bir taziye heyeti gönderdi. Ama oradaki aşiretler bu üç kişinin taziyesini kabul etmediler ve geri çevirdiler. Sonra ölümler oldu. On dört adet uçak gönderildi. Şayet daha itibarlı kişiler gönderilseydi belki de olaylar büyümezdi. Dera’da aşiretler var ve bu insanlar güzel insanlar ancak onurlarına düşkün insanlar, gönülleri alınmış olsaydı onore edilselerdi olaylar büyümezdi. Ama güce başvurulunca olaylar büyüdü. Suriye geneline yayıldı. Dera’dan sonra Hama, Humus, ayaklandı. Humus’ta katliamlar oldu. Sonra Halep ve Rakka ayaklandı. Sonra bütün Suriye’ye yayıldı.”

 

SURİYE 100 YIL GERİYE GİTTİ

Albay, M.A ülkesinin 100 yıl geriye gittiğini düşünüyor. Güç kullanmanın da Suriye’ye hiçbir şey kazandırmadığını ifade ediyor: “Halk ayaklandığında hiçbir gücün faydası olmaz. Çünkü halk canı için, şerefi için, malı için ayaklanmış sen bunu güçle bastıramazsın. Halkı kucaklaman gerekir. İstihbaratın hiçbir işe yaramaz. Birde önünde Tunus, Mısır, Yemen ve Libya örneği varken. Maalesef biz bu örneklerden ders çıkarmadık, ibret almadık. Suriye 100 sene geriye gitti.”

M.Y. Soru sorma imkânı bile bırakmadan yaşadıklarını bir çırpıda anlatıyor. Şam doğumlu, Dera’da 24 sene yaşamış. Yemen ve Libya’da iç karışlıklar yaşanırken olayları çok yakından takip ettiklerini, TV’lerin tek gündemi olduğunu aktarıyor. “Suriye’deki karışıklığın ve iç savaşın nedeni de apaçık ortadaydı aslında. Suriye’deki diktatör rejim iç savaşı besleyen en önemli unsur.” diyor. M.Y. isyanlar çıktığında halka karşı baskı yapan ve hata yapanları da bir bir sıralıyor:  “Dera’daki emniyet amirlerinden siyasi suçlar şube müdürü Atıf Necib’te olayların başlamasında büyük rol oynamıştır. Çünkü insanlar sürekli bir baskı altındaydı. Daraa Valisi de Lazkiyeli biriydi. İkisi beraber halka zulüm uyguluyordu. Atıf Necib, Beşar Esad’ın anne tarafından akrabasıdır. Olayların başlangıcında küçük bir grup Ömer’i Camisi’nden isyana başladı.  Atıf Necib’in gözaltına aldığı 10 çocuk ve 1 kadın olayların kırılma noktasıydı. Halk ayaklanması bu olaylarla başladı. Bir grup halk temsilcisi Atıf Necib’le görüşmeye gittiyse de Atıf Necib onları dikkate almayıp üstüne üstün hakaretler savurdu. Halk Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki ayaklanmalardan ilham alarak hak mücadelesine başladı. Rejim değişikliğinden ziyade sadece bir demokratik hak arayışıydı.”

İlk zamanlarda Beşar’ı devirmek ve yeni bir devlet yapılanması güdülmediğini anlatıyor M.Y.  Suriyeli için, bir küçük bakkal dükkanı açmak için bile Emniyet Müdürlüğü’ndeki askeri şube, siyasi şube, hava istihbarat şubesi ve devlet koruma şubesinde izin alındığı bir rejime halkın dur demek isteğinin dikkate alınmadığını düşünüyor. Ömer Camisi önünde 50 kişilik gruba ateş açılması, iki gencin öldürülmesiyle isyanın fitilinin ateşlendiğine şahitlik etmiş M.Y. “Maalesef Suriye rejimi bütün olayları askeri uygulamalar ve polis baskısıyla halledeceğine inandı. İki gencin öldürülmesinden sonra halk, artık her Cuma namazından sonra düzenli olarak gösteriler yapıp, rejimi protesto ediyordu.” diyor. İki Albay da arkalarında kalan ülkenin savaşı haketmeyen halklarının kurtulması için dualarına şahit oluyoruz. Mülteci olmak en çok askerler için güç olsa gerek. İçinde bulundukları şartlardan şikayetleri yok. Onlar diğer mültecilerin olmadığı kadar Suriyede olup bitenlerle birlikte yaşamaya devam ediyor.

Haber ve Fotoğraflar: Selahattin Sevi 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir