En iyi nasıl öğrenebilirim?

Başlıktaki soru sanki biraz eksik gibi duruyor. “Nasıl öğrenmeliyim?” sorusu, “Niçin öğrenmeliyim?” ile mütemmim bir mânâ içeriyor. Zira “niçin” sorusunun cevabıyla şuur oluştuğu gibi, nasıl öğrenileceği de ona göre şekilleniyor. Nitekim öğrenilecek muhteva hayat açısından bir mânâ içeriyorsa öğrenme kolaylaşıyor. Fakat daha bu aşamaya gelmeden okul derslerini öğrenmede ciddi sıkıntılar başgösteriyor.

Hayattaki mânâ kaybının mı, yoksa gittikçe artan zihin karmaşasının mı neticesidir bilinmez, çocukların son 10-15 yılda sürekli artan en büyük problem alanlarından biri şüphesiz öğren(e)memedir. Sebebine ister zihin dağınıklığı, düşünme tembelliği ve akıl yürütme eksikliği… ister aile içi eğitimin yetersizliği, isterse efsunlu medyanın çılgınca kullanımı ve dilin dumura uğraması deyin, öğrenme problemi çözüm bekleyen ciddi bir vak’a olarak karşımızda duruyor.

Çözüm adına bir takım gayretler olsa da, yeterli mi? Elbette değil… Her çocuğun zekâ seviyesi, duyguları, karakter yapısı, öğrenme metotları farklı olabilir. Buna aile yapısı ve sosyal çevreyi de ekleyebiliriz. Ayrıca şu husus da mühim: Öğrenmedeki motivasyon, merak ve ilgi gibi içten mi geliyor, övülme, kariyer veya para kazanma gibi dıştan mı veya her ikisinin karışımından mı? Yoksa her ikisinin eksikliğinden doğan ciddi bir vurdumduymazlıkla ve sebepleri daha derinlerde yatan motivasyonsuzlukla mı karşı karşıyayız? Kafa yorulması gereken sorular…

Etkili bir motivasyon, ‘niçin öğrenmeliyim’ sorusunun cevabıyla ortaya çıkabilir. Ancak o zaman öğrencinin ilgi duyması, zihnî olarak da konuyla ilgilenmesine vesile olabilir. Malûm; ilgi sözcüğü Latince’de inter-esse demek, yani “arasında olmak”, “içinde olmak”, aktif şekilde ilgilenerek bir şeye gayret etmek.

Birçok faktörün rol oynadığı öğrenme süreçlerindeki temel bir noktayı Erich Fromm ‘sahip olma’ ve ‘olma’ kavramlarıyla ortaya koyar. Fromm’un tespitine göre ‘sahip olma’ varoluşu sergileyen öğrenciler, konuşulanları dinleyerek, bunlar arasında mantıkî bağlar kurup mânâ vermeye çalışarak ve daha sonra bakmak üzere mümkün olduğu kadar herşeyi defterlerine yazarak ders yaparlar. Fakat muhteva düşünce dünyalarının bir parçası olmadığından, onu zenginleştirip genişletmez, reorganize gerçekleşmez. Sadece duyduklarını işlenmemiş düşünce sarmalı veya teoriler olarak zihinlerine depolar ve reproduksiyon seviyesinde kalır. Bu durumda öğrencilerle öğrenilen dersin muhtevası birbirlerine yabancılaşır ve her bir öğrenci başkalarının ürettiği belli tespitleri tekrarlayan bir fert haline gelir. Sahip olma çizgisinde yürüyen öğrencilerin yalnız bir maksadı var: Öğrenileni sınava kadar zihinde tutmak; ya zihinlerine işleyerek ya da notlarını itinalı şekilde koruyarak. Yeni bir şey üretme ve ortaya koyma ihtiyacı hissetmezler.

Oysa dünyayla ilişkisini ‘olma’ şeklinde belirleyen öğrenciler için öğrenme tamamen farklı nitelikte cereyan eder. Evvela derse ilk defa katılırken bile boş bir kağıt (tabula rasa) olarak girmezler. İşlenecek konu üzerine önceden bir şeyler karıştırır ve biraz kafa yorarlar. Konuya ilgi duyar ve önceden anlamaya çalışır. Sadece pasif olarak söz ve düşünceleri alma yerine dikkatlice dinler, aktif ve üretken biçimde cevaplar verir. Duydukları, kendinde düşünme süreçlerini harekete geçirir, yeni soruların, yeni fikirlerin, yeni perspektiflerin ortaya çıkmasına vesile olur. Dikkatle dinleme dinamik bir süreç olup, öğretmenin sözlerini içselleştirerek aktif şekilde cevaplar vermeye çalışır. Sadece evine götüreceği ve ezberleyeceği kuru bilgileri almaz. Öğrendiklerinin hayatında neler ifade ettiği sorusuyla da ilgilenir.

En iyi nasıl öğrenebilirim, sorusunun cevabı da bu bakış açısında saklı değil mi?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir