Hiç

İlginç anekdottur. 

Sadrazam Talat Paşa, bir gün Neyzen Tevfik’e devlet dairelerinin birinde kâtiplik önerir. Neyzen Tevfik: “Kâtip olacağım da ne olacak?“ diye sorar. Teşekkür beklerken böyle bir soru ile karşılaşınca şaşıran Talat Paşa, memurluk katlarını alttan üste sıralar: “Önce şu, sonra bu…“ Neyzen’in hala hoşnut olmadığını sezince de, şöyle sürdürür: “Daha sonra vekil, nazır, kim bilir belki de sadrazam…“ Neyzen’in cevabı yine bir soru olur: “Ya sonra?” Talat Paşa, bir an duraksar, ‘sonrası’ padişahlıktır çünkü. İster istemez: “Hiç!” der. Bu cevap karşısında güler ve şöyle der Neyzen Tevfik: “Ben bugün de ‘hiç’im! Sonu ‘hiç’ olduktan sonra, onca zahmete katlanmaya ne gerek var?“

Dünyevi kariyer için bütün ömrünü heder edenlerin tam resmini çiziyor Neyzen. Bir yönüyle dünya hayatının dünyaya bağlı olarak hiçliğinin…

Bazen bir hiç uğruna neleri kaybetmiyor ki insanlar… Sağlığını, evini barkını, dostlarını, hayatını, dünyasını, ahiretini… İşte sigara içenlerin sağlığı… Ya kıskançlıkla veya farklı siyasi eğilimlerle dostları kaybetmek… Alkol belasına tutularak evinden barkından vazgeçmek…

Neyzen, tam nirengi noktasından veya kitabın ortasından yakalamış meseleyi. Sahip olduğuyla yetinmeyip sırf kariyer uğruna herşeye katlanmanın hiçliğini anlatırken taşı gediğine koyuyor. İnsan dünyada ulaşabileceği en son hedefe ulaştıktan sonra hiçbir şeyin değişmediğini nedense önceden anlayamıyor. Oysa türkülerimizde sıkça işlendiği gibi yalan dünyaya mıhlanıp kalan mı var?

Elbette her insan iyi bir mesleğe sahip olsun, ev bark kursun, sağlıklı ve mutlu yaşamanın yollarını arayıp bulsun. Kendine, ailesine, topluma faydalı birer fert olarak hayatını sürdürsün. Bütün bunları yaparken de hayatını hiç’likten kurtarmaya çalışsın.

Ama nasıl? Zannımca bu hiç’lik meselesi bir hayat felsefesi, bir tarz-ı nazar. Dünyayı kesben değil kalben terketmek deniyor ya, galiba işin püf noktası burası. İşte bu püf nokta, yaşadıklarımızdan en az etkilenmenin yolunu da gösteriyor bize. Eğer herkes bir kefenle terkediyorsa dünyayı, bu dünyaperestlik niye, eğer ölüm haksa bir hiç uğruna bu kadar hırgür niçin? Eğer muhabbet kâinatın mayası ise hani sahici dostluk?

Hayatımızı hiç’likten çıkarıp anlamlandırma adına insanî, ahlakî, dinî değerlerimiz vardı bizim. Tarihte duruyor, kitaplarda yazıyor, bazı hayatlarda da yaşanıyor örnek alalım diye. Elbette çalışıp çabalayacağız. Yüce Beyan, “insana ancak çalıştığının karşılığı var.” demiyor mu? Fakat niçin çalışacağız? Hiç’i anlamlandıran en temel soru: “Niçin?” Niçin yaşıyorum, niçin okuyorum, niçin yiyorum, niçin öğreniyorum, niçin çalışıyorum? Hayatı hiçlikten kurtarıp, anlamlandıran can alıcı soru..

Hiç kavramı izafidir. Neyzen, hiçlik deryasında yüzerken dünyayı hem kesben hem kalben terketmiş havası veriyor. Sonu hiç’e varan bir hayat tarzı mutluluk getirebilir mi? Nereden baktığımıza bağlı. Mutluluğu imanında buluyorsa, Kudret-i Sonsuz’a götüren bir dayanak noktası varsa problem olmayabilir. Fakat hayatı tümüyle bir hiç gören, nasıl kendisiyle, doğayla, hayatla barışabilir, bilemem. İnsanın nefsini ‘hiç’ görmesiyle, hayata öyle bakması farklı şeyler değil mi?

Fert, kendini sıfırlayarak insan-ı kâmil istikametinde elif gibi dosdoğru yaşayabilirse, hiç’lik deryasındaki her damla sağ tarafına sıfır olarak dizilir ve böylece sonsuzluğa ulaşabilir. Yoksa her iki dünyada da netice itibariyle sıfır çekebilir, hem de bir hiç uğruna…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir