İsveç, Arap Amca’sını kaybetti; Ben ise…

Bir kaç ay önce eşini kaybetmişti.
Hasta yatağında, ölüm haberini vermek bana düşmüştü.
Söylediklerimi duyduğunu, gözleri sulanınca anlamıştım…

Yaklaşık 10 yıl önce felç geçirmiş ve yatağa mahkûm olmuştu. Son yıllarda artık konuşma yetisini de kaybetmişti. Dili dönseydi, kim bilir o yumuşacık sesiyle neler söylerdi. Acısını yüreğine gömerek, etrafındaki evlatlarını kim bilir nasıl teskin ederdi.

Ama yapamadı; gözlerini karşı duvara dikti, uzun süre öylece kala kaldı. İç aleminde kim bilir hayatının hangi kesitine yolculuğa çıkmıştı. Eşi ile ilk buluşmaları, düğünleri, ilk çocukları, bir umut için çıktıkları İsveç yolculukları…

Acısıyla, tatlısıyla bir ömür…

Arap Korkmaz Amca ile o görüşmemiz son buluşmamız oldu.

Hayatı yaratan kudret, eşinin gidişinin üzerinden bir kaç ay sonra ölüm meleğini ona da gönderdi; 89 yaşında hayat kanunu onun için de işledi.

Geçtiğimiz hafta Stockholm’de karı kısmen temizlenmiş bir dernek bahçesinde er kişi niyetine kalabalık bir cemaatle cenaze namazına durduk ve sonra memleketi Kulu’ya defnedilmek üzere uğurladık.

İsveç’e ilk geldiğimde tanıdığım ilk bir kaç kişiden biriydi. Muhabbetiyle, samimiyetiyle, şefkatli bakışlarıyla etrafına huzur veren bir duruşu vardı. Sık sık sevgisini ifade eder, bir tatlı tebessümle gönülleri alırdı. Meclisinden kalktığınızda tatlı bir ferahlık hisseder, manevi bir haz yaşardınız.

Bundan olacak ki seveni çoktu. Ben de kısa sürede onu çok sevmiştim. Arap Amca gerçekten benim için bir amcaydı, amcadan da öteydi; manevi babam gibi olmuştu. Öyle ki, bunaldığımda kapısını çaldığım, duasını aldığım, “sen hiç canın sıkma, olcek, olcek” sözleriyle teselli bulduğum bir kişi olmuştu. İstisnasız bütün bayramlarda büyüğümüz olarak ilk onu ziyaret eder, ailenin bütün fertleri ile onun evinde bayramlaşır, birlikte kahvaltı eder öylece bayramlaşmaya devam ederdim. Bu durum ben evlendikten sonra da devam etti.

Konya’nın Cihanbeyli ilçesi Kozanlı kasabasında dünyaya gelmiş. Dokuz yıl muhtarlıkla birlikte, restorancılıktan kasapçılığa kadar çeşitli ticari işlerle uğraşmış. Daha sonra göçtüğü Kulu’da ilçenin ilk gazoz imalatçısı olmuş. Kululular onunla gazlı içecekleri tanımış.

Arkadaşı Konyalı gözlükçü Abdullah Arıkan’ın teşviki ile Kulu’daki işini bırakarak 16 arkadaşı ile birlikte Stockholm’e gelmiş.

Tarih 29 Ocak 1964…

Hayatının bundan sonraki kısmını yazının limitini zorlayarak, 2001 yılında onunla yaptığım söyleşiden, onun ağzından aktarmak istiyorum.

“Stockholm’de bizi İstanbullu Ali Kocadoğan karşıladı. Geceliği 6 kron olan bir öğrenci yurduna yerleştirdi. Üçüncü günümüzde 16 arkadaşımızın hepsi iş sahibi oldu. Ben bir restoranda işe başladım. Dil bilmiyorum. Özlem var. Bir taraftan çalışıyorum, bir taraftan ağlıyorum.

Ama kim ne derse desin, ben İsveç insanını çok takdir ediyorum; çok yardımseverler. Bize hem iş verdiler, hem de bize tahsil yaptırdılar. Okuttular. Hakikat bu. Doğru dürüst Türkçemiz yoktu. Hiç okul görmedim. Yaylada doğdum. Askerlikte okuma yazmayı öğrendim. Burada üç günde işe girdim. Şimdi bize biraz mesafeli durmalarının sebebi yine bizden, bizim davranışlarımızdan kaynaklanıyor”.

Arap amca, 20 gün sonra daha iyi bir maaşla bir süt fabrikasına transfer olur. Bir kaç gün sonra fabrikada bir Türk arkadaşı ile bir kutu içerisinde çok yüklü miktarda para bulurlar; bu o zamanlar elden verilen işçilerin aylık maaşıdır. Tereddüt etmeden o parayı götürür personel şefine teslim ederler. Bu davranışları, şefi çok memnun eder; istedikleri zaman girip çıkmaları için gönül rahatlığıyla fabrikanın anahtarını onlara teslim eder.

Çalıştığı her yerde, tanıştığı herkesle güvenirliğ ve dürüstlüğü ile çok iyi itimat bırakmıştı.

O artık sadece Kulu’nun değil İsveç’in de Arap Amcası olmuştu. Sadece Türkler değil, İsveçliler de sevmişti onu.

“Sollentuna – Norrviken’de bir villada oturuyordum. Sabahları kalktığımızda kapımızın önünde meyve sepetleri görürdük. Çocuklarımız var diye İsveçli komşularımız devamlı evimizin kapısına meyve sepeti bırakırlardı. Bir gün evin önünde bir taksi durdu; gelen karı koca komşularımızdı. Arabanın arkasını çocuklarının ihtiyaç duyduğu her şey ve ev ihtiyaçları doldurarak getirmişlerdi. Ben bir gün bir İsveçliden bir zarar görmedim, çok fayda gördüm. Ama bir gün ben de bir sıkıntı vermedim. Bir hatam olmadı. Bir yerde bir kötülük ile karşılaşıyorsan onu sen kendin kazanmışsındır. Suç arıyorsak önce kendimize bakalım.”

1986 yılında malulen emekli olmuştu. Ancak sosyal hayatın içerisinde etkin olarak bulunan biriydi; İsveç’teki yeni neslin eğitimi için yapılan sosyal projelerin en büyük destekçilerinden biriydi. “Eğitim illaki eğitim. İlk geldiğimizde tahsilli gelseydik ya da öğretmenlerimiz olsaydı, çocuklarımız bu kadar yozlaşmazdı. Türkçe öğretmenlerimizin büyük bir kısmı PKK’lı çıktı. ‘Çocuklarımızı zehirlemesinler, Türkiye’den öğretmen getirelim ve bunun için bir kampanya başlatalım. İcabında boykot yapalım, çocukları bir süreliğine okula göndermeyelim’ dedim ama insanımıza anlatamadım. Benim çabalarım ise yetersiz kaldı. Bizim çocukların ne İsveççesi ne de Türkçesi var. İsveç’e kadar geldik. Gaye nedir. Daha iyi yetişmek, daha faydalı olmak. Yoksa nerede olsan karın doyurursun. Ben herkesin çocuklarını okutmasını tavsiye ediyorum. Özellikle avukat olsunlar. İnsanımızın avukata çok ihtiyacı var.”

Ruhunun ufkuna yürürken arkasında hoş bir seda ama tarifsiz bir hüzün ve büyük bir boşluk bıraktı. İsveç Arap amcasını, ben ise manevi babamı kaybettim.

Rabbim rahmetiyle ve lütfu ile muamele etsin; kabri pir-nur, mekanı cennet olsun. Çok değerli evlatlarına ve bütün sevenlerine sabır diliyorum.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir