“İsveç toplumu bizleri dağıttı, param parça etti”

Tarihçi, yazar Henrik Berggren’in kaleme aldığı İsveç’in efsanevi lideri Olof Palme’nin hayatını, Turhan Kayaoğlu’nun mükemmel Türkçe çevirisinden okumuştum. Entelektüel duruşu ile büyük saygı gören İsveç’in İstanbul eski Başkonsolosu Ingmar Karlsson’un Türkiye’de yazdığı o çok değerli eserleri de… Çevirmen – Yazar Turhan Kayaoğlu İsveç’te yaşıyor. Bir yemekte buluştuk. O sınırlı zaman diliminde çalışmalarını, Türkiye ve İsveç’e yönelik düşüncelerini ve hayatını konuştuk…

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra hakkınızda arama kararı çıkarılıyor. Bir müddet gizli adreslerde yaşıyorsunuz ve akabinde bir yolunu bulup İsveç’e siyasi mülteci olarak sığınıyorsunuz. Arzu ederseniz o yıllarınızdan biraz söz ederek başlayalım…

Türkiye’de çok sıkıntılı bir dönem yaşanıyordu. İhtilal olmuştu. Bir çok arkadaşımız tutuklanmıştı. Ben de aranıyordum. 6-7 ay adres değiştirerek yaşadım. Sonra bir yolunu bulup İsveç’e politik göçmen olarak geldim. 1971 yılında İsveç’e gelen, solcu arkadaşların kurduğu Türkiye Komitesi vardı. Türkiye’deki askeri rejime karşı demokratik bir mücadele vermek ve Türkiye’de yaşananlarla ilgili İsveç kamuoyunu bilgilendirmek için kurulmuştu. Ben geldiğim ilk günden itibaren bu komiteye girdim ve çalışmaya başladım.

Geçici bir süreliğine gelmiştim. Ancak bir yıl sonra baktım ki cunta kalıcı ve benim Türkiye’ye dönmem yılar alacak. İsveççe öğrenmeye karar verdim ve bunu ciddi olarak yaptım. Bir buçuk yıl sonra Dagens Nyheter Gazetesi’nde işe girdim.

Gazeteci olarak mı?

 Arşiv bölümünde başladım. Bir müddet sonra bir yazı yazıp kültür redaksiyona çıkıp verdim. Eski gazeteci olduğumu belirttim. Yazımı hemen aldılar ve yayınladılar. Ve böylece gazeteciliğe de başlamış oldum. Kadrolu olarak arşivde çalıştım ama frilans olarak gazetecilik yaptım. 15 yıl bu şekilde devam ettim. Herhalde Dagens Nyheter’de yazan ilk Türk benim. Burada bir hayli yazılar yazdım. Bu arada Türkiye’deki Cumhuriyet, Milliyet Sanat Dergisi, Gösteri Dergisi, Radikal Gazetesi gibi bazı gazete ve dergilere de yazdım.

“TÜRKİYE’NİN GELMİŞ GEÇMİŞ ELÇİLERİNİN YAPAMADIĞI TÜRKİYE REKLAMINI BEN BİR YAZI İLE YAPIYORDUM”

 Ne tür yazılar yazıyordunuz?

Dagens Nyheter’de kültür sayfasında yayınlanan yazılarım daha çok siyasi içerikli yazılardı. Namn och Nytt sayfasında ise İsveçlilere ilginç gelen güncel olayları, tarihe ve mitolojiye atıflarda bulunarak yazıyordum. Türkiye’nin kültüründen örnekler vererek Türkiye ile ilgili sempatik bir imaj yaratıyordum. Övünmek gibi olmasın en çok okuyucu mektubunu ben alıyordum. Türkiye’nin 20-30 yılda gelmiş geçmiş elçilerinin yapamadığı Türkiye reklamını ben bir yazı ile yapıyordum, diyebilirm. Dagens Nyheter’i en az 2 milyon insan okuyor. O anlamda kültür elçisi gibi bir rolüm olmuştu.

Bu arada biri şiir olmak üzere iki de kitap çalışmanız olmuş…

Evet, “Aşk var mı” isimli bir şiir kitabım; bir de Türkiye’den gelen benim durumumdaki bir grubu anlatan “Aykırı kuşlar” isimli anı romanım yayınlandı.

Türkiye’den Avrupa’ya askeri cuntadan 400 bin insan kaçıp geldi. Bu büyük bir beyin göçü idi. Ancak faşist darbenin sillesini yemiş milyonlarca insan geride kaldı. İşte bu kitabı onlar için yazdım. Onlara gidenlerin, gittiği yerde ne halde olduğunu anlatmayı düşündüm. Buradaki yaşantımızdan kesitler vardı. Biraz ironik, öz eleştiri içeren absürt olayları naklettim. Ve şunu vurguladım; Buraya biz geldiğimizde Türkiye’deki alışkanlıklarımızla geldik. Bunlar özellikle siyasi ilişkiler içinde, hiyerarşik ilişkiler içindeki alışkanlıklardı. İsveç toplumu bunları tasfiye etti.

Türkiye’den gelen aynı yapı (Dev-Yol gibi) içerisindeki insanlar hiyerarşik ilişkilerini burada da sürdürmeye çalıştılar. Olmadı. Çünkü bunların içinde lider konumunda olanlar İsveççe öğrenmekte zorluk çekti. Ötekiler daha çabuk İsveççe öğrendiler. Lider konumunda olanlar, diğerlerine bağımlı kaldı. Otoriteleri bozuldu. Ve dolayısıyla o hiyerarşik düzen kırıldı. Bu da bizleri burada eşitledi. Biz ilk defa hiyerarşik ilişkilerden kurtulup bireyler olarak kendi varlığımızı hissettik. İsveç, toplumsal düzende bireyin gelişimini önemser. Ben bir bireyim; ben bir başıma bir dünyayım. Bireyleşme düşüncemiz burada başladı bizim. Ben Türkiye’de kalan arkadaşlarımı düşününce bu konuda hep üzülürdüm; onlar bu süreci yaşayamayacaklar diye. Ben onlardan bir adım ileri geçtim; birey olarak kendi varlığımın daha çok bilincindeyim.

İsveç’teki insanımızın gelinen süreçte ciddi manada örgütleşememesinin sebebi bu olabilir mi?

Evet, dediğim gibi İsveç toplumu bizleri param parça etti, dağıttı. ‘Sen bir bireysin kardeşim, sabah saat 7 kalkacaksın; şu kursa gideceksin. İsveççe öğreneceksin. İş piyasasına gireceksin. Sana şu kadar sosyal yardım parası veriyorum; bununla geçineceksin.’ Böylece herkes bu toplumun şartlarına göre yaşamak zorunda kaldı ve böylece o siyası hiyerarşi içerisinde tabi olduğu üstündeki insanlarla ilk defa bireyler olarak karşı karşıya geldi. Ve onların kendilerinden daha iyi bir kalitede olmadığını hatta ne kadar çapsız, daha az bilgi ve kabiliyete sahip insanlar olduğunu gördü. İsveç bizleri bireyselleştirerek, anonimlikten çıkararak gözümüzü açma olanağı verdi.

Türkiye’de siyasi hareketler bir otorite ile bir hiyerarşik yapı ile biçimlendiği için onu burada uygulamak mümkün olamadı. Çünkü kim lider olacaktı. Herkes bir birlerine farklı bakamaya başladı ve kendi dünyasını yeniden oluşturmaya mecbur kaldı. Her insanın ne kadar örgütlü hareket etse de kendi özel dünyası vardır, karısı, çocukları, hobileri ile bir varlıktır o. Dünyasını yeniden kurdu.

İsveç’e geldikten kaç yıl sonra Türkiye’ye gidebildiniz?

Geldikten dokuz sene sonra ilk defa Türkiye’ye gittim. Türkiye’ye gidememek çok acı çektiren bir şeydi. Ben Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldığımda ilk eşimden 7 yaşında bir kızım vardı. 14 yaşına gelince, yani ben geldikten yedi sene sonra İsveç’e beni ziyarete geldi. Havaalanında çıkınca sonra sağa sola bakındı, beni aradı; tanıyamadı. Ben ona doğru kollarımı açınca babası olduğumu anladı. Burada bir ay kaldı; son bir haftaya kadar bana baba diyemedi. Çünkü 14 yaşına kadar o gelişme çağında babasız yaşadı.

“INGMAR KARLSSON’UN KİTAPLARI MAALESEF HAK ETTİĞİ İLGİYİ GÖREMEDİ”

Siz ve İsveçli eşiniz 98 yılında Dagens Nyheter’deki işinizi bırakarak Türkiye’ye kesin dönüş yaptınız. Neden böyle bir karar aldınız?

Dagens Nyheter, 98’de personel sınırlamasına gitti. 50 yaş ve üzeri olanlara büyük tazminatlarla işten çıkma imkanı verdi. Eşimle benim alacağı tazminat bize çok iyi bir hayat sunacaktı. İyi bir paraydı. Eşim ikliminden dolayı Türkiye’yi seviyordu. Benim de bütün arzum zamanımın efendisi olmaktı. Kendi zamanıma hükmetmekti. Oturup yazıp okumak falan… Bu imkana kavuşacaktım. Türkiye’de büyük şehir stresinden uzak, küçük bir liman şehrinde yaşayalım ve hayatımızı huzurlu bir şekilde geçirelim düşüncesiyle Dagens Nyheter’in teklifini kabul edip ayrıldık ve Foça’ya yerleştik. Orada 10 yıl kaldık. Benim önceden tanıdığım Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi ressamlarından Avni Arbaş da Foça’da yaşıyordu. Ağabey- kardeş gibi olmuştuk. 2003 yılında vefat etti. Ölümünde sonra “Ressam Avni’nin son yılı” ismiyle bir roman şeklinde onun hayatını yazdım. Dünya gazetesi yılın en iyi 10 kitabı arasında seçti. Daha önce de yine İş Kültür yayınlarından İki Yabancı adlı romanım yayımlanmıştı.

O süre içerisinde, İsveç’in İstanbul Başkonsolosu Ingmar Karlsson’un 5 kitabını Türkçeye çevirdim. Ama bu kitaplar maalesef hak ettikleri ilgiyi göremediler. Bana göre çok çok güzel kitaplar. Ingmar Karlsson onurlu, saygın Avrupalı bir entelektüeldir. ‘Avrupa ve Türkler’ kitabı ile ‘Din, terör ve hoşgörü’ kitabı başucu yapılması gereken kitaplar. ‘Bir Diplomatın Gözüyle Kürt Sorunu’ kitabını ısrarla tavsiye ediyorum. O kitabı Türklerin hepsi okusun. Ingmar Karlsson bu kitapta Kürtlerin tarihini anlatıyor. İnsan bu kitabı okuduktan sonra Kürtlerle bir dayanışma hissi kaçınılmaz oluyor. Ne kadar acı çektiklerini, büyük devletler tarafından ne kadar kullanıldıklarını görüyorsunuz. Bu kitabı okuyunca hem utanç duyuyor hem de acı çekiyorsunuz. Bu kitabı okuyan Türkün kafasındaki Kürt imajının değişeceğine yüzde 100 eminim.

Türkler, Kürt tarihini bilmezler çünkü bu konu ve ermeni konusu Türkiye’de tabudur, hiç değinilmemiştir. Türk devleti okullarda tek yanlı öğretmiştir. Türkler o yüzden sadece sağdan soldan duyduğu haberlerle Kürtleri bilir. Kürt tarihi ile ilgili ise hiç bir şey bilmez.

Olof Palme kitabının çevirisini de Türkiye’de mi yaptınız?

Hayır, 2008’de tekrar İsveç’e döndüğümde yaptım. Sonra Oktay Rıfat’ı çevirdim İsveççeye. Bu arada Lyrikvännen adlı şiir dergisinin Türk şiiri özel sayısı için bir hayli Türk şairin şiirlerini çevirdim. Bu sayınını redaktörlüğünü yaptım ve ayrıca bu sayı için Yunus Emre ve tasavvufun gelişimi ve Türk edebiyatındaki yerini inceleyen bir yazı da yazdım.

“DİJİTAL TEKNOLOJİ İNSANLARI İLKELLEŞTİRDİ, BARBARLAŞTIRDI”

İsveç’te Türk kitaplarına ilgi nasıl? Okunuyorlar mı?

Valla şiir okunmuyor. Şiir, Türkiye’de olduğu gibi artık batıda da okunmuyor.

Neden? Teknolojik gelişmeler; akıllı telefonlar, ipadler midir şiiri öldüren?

Şiir önceden daha çok okunuyordu. İnsanların duygu dünyası, kendi ile baş başa kalma imkanı daha fazla idi. İnsanlar artık kendileri ile baş başa kalacak vakti bulamıyorlar. İnsan kendi ile baş başa kalınca ancak sanat ile ilgilenebiliyor; başka hobilerle uğraşabiliyor. İnsanlar iş hayatından arta kalan vaktini de günümüzde internette, sosyal ağlarda sörf ederek geçiriyor. Bana göre insanlık şu aşamada çok kötü bir yere geldi. Bu elektronik, dijital teknoloji ile insanlar sığlaştı. Ben bunu hem Türkiye’de hem İsveç’te görüyorum. İnsanlar sığlaştı, ilkelleşti, barbarlaştı. Savaşlar artıyor. Dünya daha çok kirletiliyor. İnsanlar makineleşiyor; robotlaşıyor. Bu tabi şiiri de etkiliyor.

Eskiden şöyle bir imaj vardı; sol camianın eli kalem tutar; okur, yazar, üretir. Buradaki sol camia nasıl? Onlar için de aynı değerlendirme yapılabilir mi?

Bana göre ne İsveç’te ne Türkiye’de sol yok. Türkiye’de CHP ve Doğu Perinçek’in partisi kendini sol olarak gösteriyor. Bu iki parti de bana göre faşist, ırkçı partilerdir. Anti emperyalizm adı altında batı düşmanlığı, uygarlık düşmanlığı yapmaktadırlar. Bunun emperyalizmle falan alakası yok. Bir komplekstir, ilkelliktir. Zaten ırkçılık faşizmle birlikte paralel gider. Bunlar solcu molcu değil. Sol İsveç’te de yok. Sosyal Demokrat Parti bugün, sağcı bir parti haline gelmiştir. İsveç politikaları sağ politikalardır.

Bizim buradaki toplum içerisinde de sol yok. Bir örgüt yok. Bir takım insanlar isimler var sadece. Herkes kendi dünyasında yaşıyor. Eski solculardan üç beş isim düşünebilirim ama bunların çoğu da Kemalist olmuş durumda. Mustafa Kemal yaşasaydı o Kemalistlerin hepsini istiklal mahkemelerinde ipe çekerdi. (gülüyor.) Faşist, ırkçı, Ermeni düşmanı, batı düşmanı insanlar. İsveç’te yaşayan aklı basında üreten, düşünen solcu elbette vardır ama ben tanımıyorum.

“KENDİME ARTIK KOMÜNİST DEMİYORUM”

Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Türkiye’den geldiğiniz şekliyle düşüncülerinizi korumuyorsunuzdur. Siz de değişmişsinizdir???

Gayet tabii. Ben Marksist’im. Marksist düşünce zaten durağanlığı reddeder. İnsan da toplum da sürekli gelişim, değişim içerisindedir. Ben de bu 30 yıl içerisinde çok değiştim. Geliştim. Bütün dünya ile birlikte Türkiye’de değişti. O yüzden ben de çok değiştim elbette. Ben Marksist teoriyi, insanlığın yarattığı insani değerler taşıyan en gelişkin düşünce sistematiği olarak görüyorum. Ve kendimi hala Marksist olarak görüyorum. Leninist değil. O anlamda kendimi solcu olarak görüyorum. Kendime artık Komünist demiyorum. Onlar eskinin slogan kavramlarıydı.

Sizin sufizmle ilgili yazılarınız var, okumalar yaptınız? Marksizm ile sufizm birlikte yaşanılır bir şey mi? Uyuşan tarafları var mı?

Tabi yaşanılabilir. Marksizm sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumu öngören bir düşünce sistemi, bir toplum düzeni ön görüyor. Sufizmde de bu içerik vardır. Dünya nimetlerinden uzak durmak, zenginliğin cazibesine kapılmamak, insanca yaşamak. Bunlar Marksizmle gayet iyi uyuşan değerlerdir. Sufizmde buna giden yol Allah sevgisinden geçiyor. Sömürüsüz, şiddete dayanmayan barışçıl iyi bir hayata giden yol bu. Marksizm de ise Allah sevgisinden değil de insanın kendi pratik dünyasındaki mücadeleden geçer. Hedef aynıdır bana göre.

Marksizme göre insanları ilerleten maddi temellerdir. Ancak bütün insani değerler maneviyatı teşkil ediyor. Marksizm Allah’a inanmayı serbest bırakır. Allah’a inanmıyorlar düşüncesi anti-komünistlerin yarattığı negatif bir imajdır. Marksizmde herkesin inancına saygı vardır. Bir insan ben Allah’a inanıyorum ama aynı zamanda Marksistim diyebilir çünkü Marksizim sömürü düzene karşı hayatın maddi temeller üzerine mücadeleyi ön görüyor. Allah’a inanan biri de buna katılabilir. Önemli olan sömürüye, işkenceye, eziyete karşı mücadele etmektir. Bunu bir mistik, bir Sufi de yapabilir; bir ateist de yapabilir.

Bizim buradaki toplumumuzun genel durumunu nasıl görüyorsunuz?. Ekonomik, sosyal, kültürel anlamda…

Son zamanlarda sevinerek görüyorum ki, bir çok Türkiyeli Türk ve Kürt, ki Kürtleri ben kardeş halk olarak görüyorum, çok sevdiğim Kürt dostlarım da var; bunların içerisinde ikinci, üçüncü kuşaklarda çok yetenekli, iyi yetişmiş hem İsveç toplumuna uyum sağlamış, hem Türkiyeli kimliğini koruyan bir çok gençle karşılaşıyorum. Bunlarla ilgili şeyler okuyorum. Bazen basın yayında yazılar yazdıklarını görüyorum. İş dünyasında başarılı Türkiyeli insanlar görüyorum. Burada özellikle iş dünyasında örgütlenme söz konusu. Ayrıca İsveçliler ile Türkiyeliler arasındaki yakınlaşmayı özellikle kültürel ve sosyal planda kaynaşmayı sağlayan diyalog dernekleri mevcut. Bunların çabaları çok önemli, çok değerli. İleriye yönelik Türklerin giderek İsveç toplumunda yerlerini aldıklarını, kabul gördüklerini görüyorum. Ve daha da başarılı olduklarını görüyorum. Çok sevindirici bir gelişme.

İsveçliler nezdinde Türklerin imajı nasıl peki?

Epey değişti olumluya doğru. Türkiye’ye ve Türklere çok sıcak bakıyorlar. Fakat Türkiye’deki mevcut rejime karşı çok eleştiri var. O ayrı bir şey. İsveçlilerin Türk toplumunu ve yöneticilerini bir birlerinden ayırması yeni bir olay; bana göre sevindirici de. Ben İsveç’e ilk geldiğimde Türkiye devleti ‘tukaka’ idi. Şimdi Türklere daha çok sempati var. Ancak siyasi rejimi başka kefeye koyuyorlar. Ona karşılar çünkü. Türkiye’yi iyi de takip ediyorlar. Türkiye’deki siyasi gelişmeler çok canlarını sıkıyor, eleştirel bakıyorlar.

Hedefte neler var?

Hedefte yeni çeviriler var. Yeni bir öykü kitabı hazırlıyorum. O öyküleri umuyorum ki önümüzdeki baharda yayınlarız. Bütün öykülerin ana teması hiçlik, yokluk…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kendi ağzından Turhan Kayaoğlu

İstanbulluyum. Babam subay olduğu için Türkiye’nin bir çok ilini dolaştım. Liseyi Çanakkale’de bitirdim. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum. O dönem Siyasal Bilgiler Fakültesi, Mahir Çayan etrafında gelişen solcu gençliğin merkezi idi. Ben de o düşünce ile yetiştim. Türkiye’yi 12 Mart’a götüren olayların içinde doğrudan bulundum. 12 Eylül darbesinden önce Türkiye’de yayınlanan Demokrat adlı günlük gazetenin genel yayın yönetmeni idim. Çok gergin bir ortam vardı. Günde ortalama 20 kişi öldürülüyordu.12 Eylül ile birlikte hakkımda arama kararı çıkınca, 6-7 ay adres değiştirerek yaşadım. Sonra bir yolunu bulup İsveç’e politik göçmen olarak geldim. 1981’de İsveç’e geldiğimde 33 yaşındaydım. İsveç’te 15 yıl kadar Dagens Nyheter Gazetesi’nde çalıştım. Bu arada Türkiye’den bir çok gazeteye makaleler yazdım. 87’de burada ikinci bir evlilik yaptım. 98’de İsveçli eşimle Türkiye’ye taşınmaya karar verdik. Türkiye’de 10 yıl kaldık. 2008’de tekrar İsveç’e döndük. O 10 yıl içinde İsveççeden Türkçeye çok sayıda kitap çevirdim ve yazdım. Şu an hala bu işlerle uğraşıyorum…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir