İsveç’in mezarsız kahramanı

Bu sıralar İsveç’in ünlülerinin hayatlarını yakından incelemeye, öğrenmeye çalışıyorum.

İsveç küresel çapta ün yapmış birçok isme sahip. Bunlardan neoklasik mimarînin en ünlü isimlerinden Mimar Gunnar Asplund, İsveç’in dünyaca ünlü sinema ve tiyatro yönetmeni  İngmar Bergman, Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk kadın yazar Selma Lagerlöf, dünyanın en ünlü çocuk kitapları yazarlarından olan ve Pippi Uzunçorap serüvenleri ile tanıdığımız Astrid Lindgren, dinamitin mucidi Alfred Nobel, bir suikasta kurban giden İsveç Başbakanı Olof Palme ve diplomat Raoul Wallenberg ilk akla gelen ünlü İsveçliler.

Bugünlerde bu ünlülerden Raoul Wallenberg ismini medyada sıkça duyuyoruz. Sokaklara, okullara ismi veriliyor, heykelleri dikiliyor, adına enstitüler açılıyor… Daha geçtiğimiz günlerde Avustralya hükümeti tarafından Wallenberg’e fahri vatandaşlık unvanı verildi. Kanada, Amerika, Macaristan ve İsrail de daha önce bu unvanı vermişti. Bir kaç gün önce de Stockholm Raoul Wallenberg Academy, bundan böyle her yıl Wallenberg’in doğum günü olan 27 Ağustos’ta nefret, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele eden ve bu konuda bilinç oluşturan kişilere, Wallenberg anısına 100 bin kronluk para ödülü vereceğini duyurdu.

Wallenberg’i dünyanın gözünde bir kahraman yapan anlayışını yeni nesillere tanıtmak ve aktarmak açısından anısının yaşatılması çok önemli. Zira o, yaşamak için değil yaşatmak için kendi hayat hakkından vazgeçmeyi bilen büyük bir isim.

İsveç’te bankacılıkla uğraşan aristokrat bir aileden geliyordu. Oldukça varlıklıydı. Dünya nimetleri adına her şeye sahipti. Emniyetteydi.

Ancak 1941 yılının baharıyla birlikte Almanya, Avusturya, Macaristan ve Polonya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde kör bir bencillik ile bir ırkın mensuplarına akla, hayale gelmedik zulümler yapılıyor ve bir millet toptan katledilmeye çalışılıyordu.

Wallenberg seçimini yapmıştı. Binlerce insan, toplama kamplarında insanlık dışı muamelelere tabi tutulurken ve hatta acımasızca katledilirken o, sahip olduğu varlığın sefasını süremezdi. Hitler’in Macaristan işgalinin ardından kurulan Nazi ölüm kamplarındaki Macaristan Yahudilerini kurtarmak için düzenlenecek operasyonu yönetme görevi ona teklif edilince hiç düşünmeden kabul etti.

Henüz 32 yaşındaydı.

1944’ün Temmuz’unda İsveç’in Budapeşte Büyükelçiliği’ne başkâtip olarak tayın oldu. Başkatiplik vazifesinin resmi yönüydü; o bir ölüm kalım görevi için oradaydı. İlk yaptığı iş İsveç’le bağlantılı olma anlamına gelen ve İsveç’e seyahat etme yetkisi veren koruyucu pasaportlar çıkartarak Yahudilerin sınır dışı edilmelerini engelledi. Yahudilerin saklanabileceği ’İsveç Evleri’ açtı. Bu evlere 15 bin Yahudi sığınarak ölümden kurtuldu.

Nazi subayı Adolf Eichmann, Kasım 1944’te 10 binlerce Macaristan Yahudisini sınır dışı etmek için ölüm yürüyüşleri başlattı. Kışın en soğuk zamanında birçok kişi, yüzlerce kilometre yürütüldüğü bu uygulamayla hayatını kaybetti.

Konuyla ilgili gazetemize açıklamalarda bulunan İsveç’in İstanbul Başkonsolosu Torkel Stiernlof, bundan sonraki süreci şöyle anlatmıştı:

“Wallenberg, bu yürüyüşleri arabasıyla takip etti, yemek, kıyafet, ilaç ve özel geçiş belgeleri dağıttı. Tehdit ve rüşvete de başvurarak İsveç geçiş belgeleri olan Yahudileri kurtardı. Tehdit edilmesine rağmen onları Budapeşte’ye geri götürdü. Bu sınır dışı edilmeler trenle yapıldığı zaman ise olağanüstü bir cesaret göstererek Auschwitz’e giden tren vagonlarına tırmanarak vagonlardaki Yahudilere yine özel geçiş belgelerinden dağıttı. Sonra da bu Yahudilerin trenlerden çıkartılmasını talep etti. Bütün bunları silahlı Nazi askerlerinin gözü önünde yapıyordu.

Eichmann, 1945 yılının Ocak ayının ortalarında en büyük gettodaki Yahudilerin tamamını katletmeye karar verdi. Wallenberg bu planı öğrendi ve harekete geçti. Kendi başına bu katliamı durduramayacağından bu gücü taşıyan tek insana Macaristan’daki Alman birliklerinin komutanı General August Schmidthuber’e gitti. Wallenberg, bağımsız ülkelerin ve Kızıl Haç’ın da desteğini arkasına alarak güvenilir bir aracıyla generale bir mektup gönderdi. Eğer bu katliamlar gerçekleşirse generalin sorumluluğunda olacağını ve bu durumda savaş sonrasında kendisinin savaş suçlusu olarak yargılanacağını belirterek generali tehdit etti. Tehdit işe yaradı ve katliam son anda durduruldu.”

O ayın sonlarına doğru Rusların Macaristan’a girmesi ile 120 bin Macaristanlı Yahudi ölüm yolculuğundan kurtulmuştu.

Raoul Wallenberg, Budapeşte’ye gidişinin ilk altı ayında muazzam bir azim ve cesaretle 10 binlerce Yahudi’nin hayatını kurtardı. Wallenberg, savaş bitince İsveç’e dönemedi. 17 Ocak 1945’te ajan olduğu gerekçesiyle Sovyet birlikleri tarafından tutuklandı. Maalesef kendisinden bir daha haber alınamadı. Akıbetinin ne olduğu günümüzde halen esrarını koruyor.

Yabancı ve özellikle İslam düşmanlığının tekrar yükselişte olduğu bu zaman diliminde Raoul Wallenberg ruhuna sahip insanlara çok büyük ihtiyaç var. İsveçli bu genç, bir ferdin tek başına, hem de Avrupa’nın en karanlık günlerini yaşadığı bir dönemde, yaşatma azmi ile neler yapabileceğini bütün insanlığa gösterdi. Bir mezarı dahi olmayan bu kahraman, zahiren yok olsa da, aslında hep diri kalmanın sırrını ifşa etti…

Yaşat ki, ölsen bile var olasın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir