Sevgili eşimin ardından…

Ölüm kaçınılmaz bir hakikat…

Hayatı yaratan kudret, kanunu böyle koymuş çünkü.

Gelen gidecek…

Bu ‘kadim gerçek’ sevgili eşim için de işledi. Geçtiğimiz ay Stockholm’de kendine yaraşır bir suhulet içinde sessiz, sedasız ruhunun ufkuna yürüdü.

İki yıl önce hiç bir rahatsızlığı yokken aniden fenalaşmış, kaldırdığımız hastanede acilen ameliyata alınmıştı. Saatler sonra doktoru ameliyatı yarıda bırakarak, gelip bana kurşun gibi ağır haberi vermişti.

-“Eşiniz kanser…”

Bir süre sonra da;

-“Bu tür hastaların ortalama ömrü bir yıl ama siz yine de ümidinizi yitirmeyin…”

Yalnızdım…

Dizlerimin bağı çözülmüştü.

Sanki yüreğimden yumruklar yemiştim; nefesim daralmıştı.

Sessiz ağlamalarım gürültüye dönüşünce, Cevşen’ime sığınmıştım… Okumam bitince eşimin ameliyattan çıktığı haberi ulaşmıştı.

Saatler sonra yoğun bakımda gözlerini açınca doktoru ona da acı haberi vermişti. Büyük bir metanet içerisinde “-O’ndan gelen her şey baş üzerine” diyerek beni teselli etmeye çalışmıştı…

Bu, tam teslim olmuş hali, öbür âleme kanat çırpana kadar sürdü.

Bu süre zarfında üç ameliyat, çok ağır kemoterapiler, ışın ve benzeri tedaviler görmesine rağmen ağzından bir şikâyet duyulmadı. Son günlerine kadar bütün acısını içine attı; üzülmesinler diye ne çocuklarımıza ne de yakınlarına hastalığını his ettirmemeye çalıştı. Soranlara da mütebessim bir çehre ile “-Allaha şükür iyiyim, bu günüme hamdolsun” diyordu.

Bu şükretme hali hayatının her bir safhasında vardı.

Aldığı son kemoterapi tedavisinin bitimi yaz tatiline denk gelmişti. Onca tedaviden sonra bedeni yorgun düşmüştü. Kendisini biraz toparlaması için doktorları iki ay tedaviye ara vereceklerini, istemesi durumunda Türkiye’ye tatile gidebileceğini söylemişlerdi. Hatta moral açısından teşvik etmişlerdi.

Öyle de olmuştu…

Tatilde sıla-i rahimde bulunmanın yanı sıra, Türkiye’nin manevi büyüklerini de ziyaret etmek istemişti. Arabayla ülke içerisinde 4 bin km yol kat etmiştik. Hz. Ukkaşe, Veysel Karani, Somuncu Baba, Mevlana, Hacı Bayram Veli gibi onlarca büyük zatın ebedi istirahatgahlarını ziyaret etmiştik. Buralarda dünyanın değişik yerlerinde baskılara, zulümlere maruz kalan Müslümanlara, ülkemizin selametine, yine dünyanın dört bir yanına dağılmış hizmet gönüllülerine, dostlarına; isim isim, gözyaşları içerisinde dualar etmişti.

Akraba, dost ziyaretlerinde ise sanki bunun son görüşmesi olacağını biliyormuşçasına herkesten helallik dilemişti.

Tatil ona çok iyi gelmişti…

Rahatsızlığından eser kalmamış gibiydi. O uzun yollarda, ben sağlam halimle yorulmama rağmen onda hiçbir emare gözlenmiyordu. Daha çok kişiyi ziyaret etmek istiyordu. Bu hali bize büyük bir ümit olmuştu. Doktorunun yaşam süresi olarak ortalama bir yıl dediği süreyi de çoktan aşmıştık. Ümitlerimiz daha da güçlenmişti.

Ancak tatilin son bir haftasında hafiften sancıları başlamıştı. İsveç’e döndüğümüz günün sonrası doktoru ile randevusu vardı.

Yapılan tetkikler iç açıcı değildi.

Bundan sonraki süreç çok hızlı gelişti. Riskli bir ameliyatı, dostların dualarıyla çok başarılı geçmişti. Fakat sonrasında, yorgun düşen bedeni toparlayamadı.

Son akşam, her gün ziyaretine gelen babasının elini öperek eve uğurlamış, çocuklarımıza baktığından, iki günde bir hastaneye gelebilen annesine de bol selamlar söylemişti.

Son dakikalarında yatağından kalkıp, yürüyerek pencere kenarındaki koltuğa oturdu.

Kısa bir sohbetten sonra, Almanya’dan ziyarete gelen bir aile dostumuzun hakkını helal etmesi isteğini ilettiğimde, herkese hakkını helal ettiğini söyledi. Sonra da kelime-i şahadet getirdi. Yatağına geçmek istedi. Ayağa kalkmasına yardım ettim. Yine yürüyerek yatağına geçti. Ve saniyeler içerisinde ruhunu, o çok sevdiği yâr-ı Bâkî’sine teslim etti. Vasiyeti üzerine Tokat’ın Erbaa ilçesinde Kur’an dersi aldığı sevgili dedesinin yanına defnettik.

11 yıl önce dünyama girmişti.

Varlığım, dayanağım, mutluluğum olmuştu.

Mükemmel bir anne idi.

İnsanlara iyilik ve yardım etmeyi kendisine şiar edinmişti.

Şimdi o yok…

Soframız artık onsuz, evimiz artık ıssız.

Her şey belli bir huzur içinde akıp giderken birden kara bir boşluk içine düşüyorsunuz. Kendinizi kalabalıklar içinde yapayalnız hissediyorsunuz.

Hiçbir şey size o eski tadı vermiyor.

Yalnızlık hicranı canınızı fena yakıyor.

Uykularınız delik deşik oluyor.

Eşyalar, birlikte vakit geçirdiğiniz mekanlar, yerler içinizi çok acıtıyor.

Bütün karşı koymalarınıza rağmen hatıralar girdabına dalıp dalıp çıkıyorsunuz.

İyi ki imanımız, ahiret inancımız var. Ve iyi ki sığınacak bir Yaradanımız var. Aksi durumda yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz bir insanı birden kaybetmeniz kaldırılacak gibi değil.

Dostlar…

İyi ki varlar. Her birine bu vesile ile tekrar ve tekrar şükranlarımı sunuyorum.

Hem hastalık süresince, hem vefat esnasında, hem de şimdilerde acımızı, sıkıntılarımızı paylaştılar, paylaşıyorlar. Huda’m arkadaşsız, dostsuz bırakmasın.

Duaya vesile olması ümidiyle…

Son bir söz de ona;

Bir gün güneş sensiz olduğu gibi, bensiz de doğacak. O güne dek…

Kabrin nur, mekânın cennet olsun …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir